Kuroshitsuji RPG

Saat kulesinden gelen çan seslerini duyuyor musunuz?
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Gülümseyen Senfoni

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lloyd Crowley
Soylu
Soylu
avatar

Mesaj Sayısı : 12
Kayıt tarihi : 03/10/10

MesajKonu: Gülümseyen Senfoni   Ptsi Ekim 04, 2010 1:19 am

şın...şın...şın...

Yağmurun yağması felaket demek mi yoksa bereket mi? Bazılarına göre bereket bazılarına göre de felaket...
Ona göre felaketti. Islanmaktan korktuğundan değil, bulutların gözyaşlarını görmekten hoşlanmıyordu. Garip bir hüzün kokusu alırdı havadan. Aslında asıl sorunda bu değildi. Ne zaman yağmur yağsa, kötü bir şeyler oluyordu etrafında. Yakınında olsun ya da olmasın farketmiyordu. Ve bunları görmekten de nefret ediyordu. Bulutların hüzününü kendisine bulaştırmasından da. Düşünmeden edemiyordu hüzün vücuduna aktığında. Kendisi bir bulut olsaydı acaba böyle kederli ağlayabilir miydi? Usul usul bile ağlayamazken...

Gözlerini sımsıkı kapatmak istedi. Farketti ki, hüzün gözlerini zaten kapatmıştı. Böyle hüzünlü olmak ona göre değildi.
"Kahretsin! Ben burada ne halt ediyorum ki" diye mırıldanarak ağlayan bulutların altından çekildi. Onları yalnız bırakmak en iyisiydi.

Kuyunun içine baktığında onu gördü. Hala orada çıkmaya çalışıyordu. Çıkamayacağını bile bile. Bakışlarında zevki aradı fakat bulamadı. Zevk almıyordu bu acıdan. O zaman neden Yoite onu böyle görmekten zevk almıştı? Nedenini bilmiyordu, bilmekte istemiyordu. Tırnaklarını kuyunun duvarlarına geçiriyordu. Her elini atışında Yoite, onun hissettiği acıyı tahmin etmeye çalışıyor ama yapamıyordu. Bu acıyı tatmak için onun yerinde olmak istemişti birden. Fakat bu doğru değildi. Onun orada cezasını çekmesi gerekiyordu. Öyle karar vermişti. "Yoi..te.." kızın titreyen sesi kuyunun her bir köşesine çarparak Yoite'ye ulaştığında, kızın cansız beyaz bedeni taş bir bebekmiş gibi suyun dibine doğru çökmeye başlamıştı. Yoite hafif bir tebessüm edip deli gibi bağırmaya başladı. " Hayır... hayır... Sid! Alec! Seth! Daisy!!! Mary jane...Mary Jane kuyuya düşmüş... Tanrıçam... tanrıçam .. tanrıçam..." bağırmaya devam ederken ve sevmediğinin ismini tekrarladığı için kendine lanet ediyordu. Deli gibi göründüğünü biliyordu. Deli gibi görünmek istiyordu. O an için... O an için arkadaşlarının paniklemesini istiyordu. Evet istediği olmuştu.
Sid, Alec, Seth, Daisy, Mary Jane ve diğerleri... Benim biricik oyuncaklarım...

Onlar orada bağırışıp ağlaşırken Yoite'nin yüzünde hafif bir tebessüm belirmişti. Onlara bakmaktan yorulup yüzünü bulutlara çevirdi. O hüznü hissetmek için. Bir şey hissetti. Derin çok derin bir şey. Kimsenin bunu hissedemeyeceğini düşündüğü inanılmaz bir şey! Hiç anlamamıştı. Aslında o hüzün değildi. Nefretti. Gerçek nefret, saf nefret! Bu onu mutlu etmeye yetmişti. Arkasını onlara dönüp oradan uzaklaşırken, yavaş yavaş onların anılarının beyninden kopup gitmesine izin verdi. Nyx'in ondan nefret etmesini istiyordu. Neden bunu istediğini bilmiyordu. Belki sevilmekten bıkmıştı. Belki de... Sevmekten...

Mary Jane'i sevmişti. Hem de çok. Ona hala neden ihanet ettiğini anlayamıyordu. Ölmemesi gerekiyordu. Ölmemeliydi. Bu sadece bir oyundu.

" Tanrıçam! Mary Jane! " Kızıl saçlı kız hıçkırıklar eşliğinde ağlamaya başlamıştı. Hıçkırığı her kesildiğinde "Tanrıçam! Mary Jane " diye tekrarlayıp duruyordu. Yoite, şimdi o kızı ana karakteri yapmak istiyordu oyununda. Gerçekten bu kadar zayıf mıydı? Küçük bir ölümde, Tanrıça'sına sığınacak kadar. Oyununda nasıl olacağını merak etmişti birden. Bu düşünce Yoite'nin heyecanlanmasına yetmişti bile.

Fakat bir anda bütün isteği yok olup gitmişti. Sevdiği kızın ölmesine izin vermişti. Çünkü öyle olması gerekiyordu. Aslında şuan düşünüyordu da, ölmesi hiç bir şeyi değiştirmemişti. Havadaki o garip hüzün vücudunu sararken, kendini ona teslim etmekte geri durmadı. Yavaş yavaş vücudunu ele geçirirken, ona hiç tatmadığı özel bir mutluluk veriyordu. Mutlu oluyordu. Her bir ölümde, bu hüzün onu sarmalıyor ve onu mutlu etmesine izin veriyordu. O hüznü ilk defa küçüklüğünde hissetmişti.

Geçmiş:


"Biliyor musun neko chan, annem yine bana gülümsüyordu. Fakat arkasını döndüğünde yüzünün müthiş bir şeye büründüğünü gördüm. " Kediyi okşuyor ve onun memnuniyet dolu mırlamalarını huzurla dinliyordu. " Nereden gördüğümü merak ediyorsundur. Aynadan... Acaba ona tekrar sorsam bana öğretir mi? O ifadeyi... Sormuştum ama 'kendin öğrenmelisin' demişti " kedi o sırada kollarının arasından fırlayıp kapının oraya gitti. Kadın bacağı gördüğünde onun kim olduğunu anladı. Annesi. Annesinden başka kimono giyen yoktu evde. Çekik büyük gözleriyle, minik ve narin vücuduyla tipik bir japon kadınıydı. Fakat yüzündeki o gülümseme hiç bir japon kadınında yoktu. Gülümserken gözleri heyecanla parlıyor, yanağındaki gülümseme yavaşça dudaklarına kayarken, geçtiği yerlerde heyecan kırıntıları bırakıyordu.

" Benim küçük oğlum kedicikle mi oynuyor? Ona zarar verdin mi neko chan? " Dudağındaki gülümsemeyle konuşurken sesi melodik bir çıkıyordu. İnanılmaz...
" Yoite..." Annesinin arkasında beliren siyah takım elbiseli somurtkan adamı gördüğünde, farkında olmadan yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Uzun zamandır olmayan o gülümseme. Annesine imrendiği o dehşet verici gülümseme olmasa da annesinin tatmin olmasına yetmişti.
" O köşede oturup farelerin seni kemirmesine izin mi vereceksin" Babası Yoite'ye nefret dolu bakışlarını göndermişti. Bu bakışlarıda öğrenmek istiyordu. Hayrandı babasına. Onun gibi olmak istiyordu. Fakat annesine baktığında babasını unutuyordu. Çünkü bütün istedikleri annesindeydi. Annesi sanki onu anlıyormuş gibi bakıyordu. Onun yalnız dünyasında oyun oynamasına izin veriyordu. Karakterler yaratmasına karşı çıkmıyordu. Fakat babası bunu istemiyordu. " Orada oturup annen gibi olmak istiyorsan devam et. Ama şunu sakın unutma evlat. " diyerek arkasını annesine döndü. Kadın döndüğünü görmemişti ama farketmişti. O giderken gözlerini kapatmış, kocasının attığı her adımın melodisini dinliyordu. Yoite ne yaptığını anlamaya çalışmıştı ama anlayamamıştı. " O yer bir gün seni terkedecek... " Kapı gıcırtısını duyduğunda babasının gittiğini anlamıştı. Fakat kadın Yoite'ye sade bir gülümsemeyle baktıktan ve " Benimle gel oğlum..." dedikten sonra kocasının yolunu takip etti ve aynı kapı gıcırtısını tekrar duydu. Yoite yavaşça ayağa kalktı ve kediye baktı. Siyah kedi sarı gözlerini ona dikmiş hüzünlü hüzünlü onu seyrediyordu. Sonra kedi Yoite'nin önüne geçip yol göstermek için ilerlemeye başladı. Annesinin ve babasının girdiği odanın kapısının önüne geldiklerinde kedi durdu ve Yoite'ye baktı. Yoite ise ona bakmadan kapıyı içeri doğru itti. Kapı gıcırtısız ama büyük bir esinti ile açılmıştı. Perdeler uçuşuyor, camlar titriyor ve oda meltemle doluyordu. Ve odanın ortasında...

" Yoite... Oğlum... bu gülümsemeyi istiyor musun? " Annesi bunu farklı bir şekilde söyleseydi eğer, istemediğini söyler, artık bunu bitirmesini isterdi ondan. Fakat annesi, o istediği gülümsemeyle ona bakarken başka bir şey düşünemezdi. Beyni istiyorum istiyorum istiyorum istiyorum istiyorum istiyorum la dolup taşıyordu. " İstiyorum " diye mırıldandı büyülenmişçesine. Annesi ona o şevkatli gülümsemesiyle son bir kez baktıktan sonra o Yoite'nin en sevdiği gülümsemesini yüzüne yerleştirirek elindeki gümüş hançere baktı. Ucunda bir şey vardı. Yere her çarpışındaki çıkarttığı ses pencerenin titreyen diş sesleriyle ve annesinin gülümsemesindeki duygu odadaki meltemle karışıp kısa bir senfoni oluşturuyordu.
" Sevdiğine onu sevdiğini söylemelisin. Bununla... " diyerek ona hançeri uzattı. Ama bakışları dizinin üzerindeki bir şeydeydi. Yoite o bakışların kendisinin üzerinde olmasını istedi. İlk defa annesinin bakışlarına olan tutkusunu farketmişti. Ve annesine doğru bir adım attığında, annesinin dizlerinde yatan ıslak bedeni gördü. " Yoite... Ben mi yoksa neko chan mı? " diye Yoite'ye baktı kadın. O arzuladığı gülümseme ve bakışlarıyla Yoite'yi yıkıyordu sanki. " Sen... " dedi Yoite masum bir ses tonuyla. " O zaman küçük oğlum al bunu ve et nefret ettiğin yerime yerleştir. Ki orası güzelleşsin... " Sesindeki o melodik ton geri gelmişti. Yoite onun yüzünü tam göremesede o gülümsemenin dudaklarında olduğunu biliyordu.

Annesi kanlı ellerini Yoite'nin sağ eline götürüp hançeri aldı ve onu sol eline geri verdi. " Bunu sol elinle yapmalısın. Ben sağ ile yaptım. Fakat bu senin ilkin... Sol her zaman uğur getirir. Şimdi nereyi istiyorsun " dedi ellerini onun ellerinden çekerken... " Karnın anne. " Kadının yüzünde ilk şaşkınlık belirdi fakat meltemle birlikte o şaşkınlık aniden yok oldu. " Acılı istiyorsun... Peki. " dedi ve eğilip dizlerindeki aşkının alnına öpücük kondurdu ve Yoite'ye bakıp ona başını eydi.

" Anne... Üzgün olmalı mıyım? Üzülmeli miyim? " Kadın ona baktı ve " Şimdi değil. Eğer bir gün kendini mutsuz hissedersen, o zaman üzülürsün. " diyerek Yoite'nin yüzünü okşadı. Yoite hançere baktığında annesinin okşarken yüzünde bıraktığı lekeleri gördü. Annesine baktığında yüzünde o sevdiği gülümsemeyi göremeyince ani bir kızgınlıkla annesinin karnına hançeri sapladı. Kadından hafif bir acı sesi çıksada Yoite'nin o sevdiği gülümseyişi yüzünde tekrar belirdi. "Aferin..." diyerek kocasının ayaklarının yanında düştü hafifçe... " Öğrendin... benim öğrendiğim gibi... " dedi ve kocasının cansız elini tuttu. Yoite panikle yanına geldiğinde kadın Yoite'ye o gülümseyişiyle baktı. Fakat bir şey söylemedi. Yoite ise ona son bir kez baktıktan sonra babasının yüzüne baktı. Boynunun ortasındaki kara delik ve o kara delikten çıkan kırmızı sıvı dikkatini çekti. Sonra babasının gözlerine baktı ve o istediği bakışlarıyla karşılaştı. Bir an delirdiğini sandı ve hala elinde duran hançeri babasının sol gözüne sapladı. Annesi kanlı bir kahkaha attıktan sonra " Belki de benden daha iyi öğrendin." dedi.

Şimdi ki:


"Yoite! Sen iyi misin!" Sese doğru döndüğünde saçları beyazlamış, yaşlılıktan vücudu kırış kırış olan adamla karşılaştı.
" Ojii chan... Hiç karnından bıçaklanıpta ölen birisini gördün mü? "
" Hayır Yoite. "
" Ölüm uzun ve acılı olur... " dedikten sonra adama ve diğerlerine arkasını dönüp ormana doğru yürümeye başladı.

Geçmiş:

Son bir meltemle garip bir hüzün vücudunu sarmaya başlamıştı, kendini ona teslim etmek istemişti aniden bu hissin ne olduğunu bilmediği halde. Yavaş yavaş vücudunu ele geçirirken, ona hiç tatmadığı özel bir mutluluk vermişti.Mutluluk mu?. Mutluluğu sadece annesiyle tatmıştı ve annesi mutlu olmasını sağlayan şeyi ona hediye etmişti.

Meltem hafifçe vücudundan ayrılıp açık pencereden çıkarken perdeleri dışarı doğru uçurmuştu ve ardından denizin acılı çığlığına karışarak, ona o garip mutluluğu hediye etmişti. Aynı annesinin ona yaptığı gibi... Hiç ses duyamaz hale geldiğinde. Oda da annesi, babası ve kedi ile kalakalmıştı. Daha önce dördü birlikte bir odada bulunmamıştı. Ve bu onu öylesine mutlu etti ki, annesinden aldığı o hediyeyi ilk defa orada kullandı. " Gel buraya kedicik... " elini kediye uzattığında kedi onun kucağına atladı ve başını ona sürtmeye başladı. " Sende mutlusun ha... " diye gülerken, kedinin mırıldamaları odadaki senfoniye farklı bir ahenk katıyordu. Senfoni tamamlanmıştı...

Şimdi ki :

"Kısa da olsa..."Anne...Sen hiç hissettin mi? O hüzünlü mutluluğu...
"Hey Yoite... Geliyorlar!"
Ben her ölümde hissediyorum...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
BlueButler
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 45
Kayıt tarihi : 03/10/10

MesajKonu: Geri: Gülümseyen Senfoni   Ptsi Ekim 04, 2010 12:36 pm

~Betimleme 17
~Uzunluk 15
~Renklendirme ve Düzen 9
~Yazım ve İmla 10
~Kurgu 15
~Akıcılık 9
~Ek olarak 5


Toplam:80 Puan.Keyifli RP'ler ^^
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://kuroshitsuji-rpg.monally.com
 
Gülümseyen Senfoni
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Kuroshitsuji RPG :: Karakter Yaratımı :: Rp Puanlama-
Buraya geçin: